29 Mayıs 2011 Pazar

Merve Kavakçı olayı

Tarih 1999’u gösteriyordu. Fazilet Partisi’nin İstanbul Vekili Merve Kavakçı, türbanıyla meclise girdiği anda meclis salonunda büyük bir yuhalama başlamıştı. Nazlı Ilıcak’ın köşesinde başlatmış olduğu “Meclis’te türban olur mu?” polemiği meclise yansımış ve Merve Kavakçı, kürsüde konuşmasına izin verilmeyerek and içememişti.
Meclisteki bu tarihi olaydan sonra Kavakçı’nın Amerikan vatandaşı olduğu ortaya çıkmıştı. Türban krizinden sonra Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Nuh Mete Yüksel, milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etti. Talep Adalet Bakanlığı’nca kabul edilerek Merve Kavakçı’nın baş örtüsü ile meclise girmesi engellenerek Fazilet Partisinin kapanmasına sebep oldu.

Bülent Ecevit: “Bu kadına haddini bildirin!”
TBMM’deki tarihi türban krizinde o güne dair hafızalarda en fazla yer edinen Ecevit’in tepkisi olmuştu. Bülent Ecevit o gün şöyle demişti:
"Burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına uymak zorundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!"

O dönem yazarlar Merve Kavakçı olayıyla ilgili ne yazmışlardı?
Oktay Ekşi: Merve olayı, devlete yönelik bireysel bir başkaldırı teşebbüsü ile kendi temel felsefesinden ve kimliğinden fedakarlık yapmamaya kararlı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki son raundu bekliyor. Merve kızımız, kiminle dans ettiğini o zaman öğrenecek.

Tufan Türenç: Türban olayının bir tek amacı vardı, o da devlete meydan okumaktı. Ondan sonraki hedef ise laik ve demokratik cumhuriyeti yıkıp yerine bir İslam cumhuriyeti kurmaktı.
Emin Çölaşan: Belli kesimler şimdi bir tantana yapıyor: ‘Merve milletvekili seçilmiş, mazbatasını almıştır. Yemin etmese bile milletvekilidir. Bütün özlük haklarından yararlanır, maaşını alır, sadece türbanıyla genel kurul ve komisyon çalışmalarına katılamaz.' Hayır! Anayasa'nın 81. maddesi aynen şöyle başlıyor: ‘TBMM üyeleri göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler...' Demek ki göreve başlaması için milletvekilinin ant içmesi gerekiyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre Meclis önünde ant içmeyen Cumhurbaşkanı göreve başlamış sayılmayacak ama Merve isimli kadın, milletvekili olacak! Herkesi uyarıyorum. Bu oyuna gelinmesin.
Ertuğrul Özkök: (Ecevit) İspanya Meclisi'ni basan askerlerin önüne çıkan o meclis başkanı gibi. Meclis'i basan bir zihniyetin karşısına dikildi. Ecevit'in bu çıkışının ve orada yaptığı konuşmanın ne kadar tarihi bir öneme sahip olduğunu, o gece o konuşmanın Türkiye'de neleri önlediğini tarih yazacak. Merve Hanım'ın çocuklarını almak için gittiği okulda küçücük öğrencilerden aldığı dersler, bu haddini bildirme sürecinin ilk işaretleridir.

Mümtaz Soysal: Meclis'teki başörtüsü olayı, cumhuriyetin geçmişi ve geleceği bakımından düşündürücüdür.
Enis Berberoğlu: DSP'nin milliyetçi Meclis'te tek başına sergilediği tutum, bize göre de doğrudur: Türbanlı Merve dışarı!
Kurthan Fişek: Meclis'te türban olayları olurken, sokakta 1,5 milyon genç insan varken, üst yönetim Meclis'i erkenden terketmeseydi, provokasyona bak, süngüye sarıl!
Yalçın Bayer: Erbakan'ın kuklası olarak, Nazlı Ilıcak'ın koruyucu kanatları altında Türkiye'yi geren Merve, Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı ve komutanlar yemin törenini izlerken salona girebilir miydi? Fazilet sıralarından başını kaldırıp Demirel ve Kıvrıkoğlu'nun yüzüne bakabilen oldu mu? Biliniz ki hayır.
Ferai Tınç: TBMM'nin koşullarını hiçe sayarak, kendi doğrusunu zorla dayatmaya kalkıştı. TBMM'nin toplumsal uzlaşmayı yansıtan eğilim ve uygulamalarına omuz silkerek, milletin Meclis'ine sızmaya çalıştı.
Fatih Altaylı: Kavakçı'nın Meclis'teki eyleminin, Türkiye Cumhuriyeti'ne bir meydan okuma olduğu açık. Benim anladığım kadarıyla Kavakçı suç işliyor. O zaman hakkında dava açılmalı. Ne zaman adam oluruz? TBMM, Merve-Nazlı Ilıcak gibilerden temizlendiği zaman.
Şahin Alpay: Devlet büyüklerimiz ya da TBMM'deki bir azınlık (DSP grubu) öyle istedi diye bir kadın milletvekilinin başını örtememesi demokrasiyle, hukuk devletiyle bağdaşır mı?
Hasan Cemal: Merve Kavakçı, Fazilet milletvekili. Daha Meclis'in ilk gününde türbanıyla meydan okudu. Bunalım kışkırtıcılığı yaptı.
Fikret Bila: Merve Kavakçı olayı, cumhuriyet kurulduğundan ve laik içerik kazandıktan bu yana süregelen rejim karşıtı akımın yansımasıdır.
Güneri Civaoğlu: Bir geceyarısı oldu bittiye getirilerek, Merve Kavakçı'nın Meclis kürsüsünde başörtüsüyle yemin etmesi sağlanırsa ne olur? Kimilerinin geceyarısı ne yapacağı belli olmaz.
Abbas Güçlü: Yıllardır gençler neden Meclis'e girmiyor diye yakınıp duruyorduk. Nihayet biri girdi hem de bir girdi pir girdi. Adı da Merve Kavakçı. Sanki Türkiye'de gençlerin başka hiçbir sorunu yokmuş gibi türbanıyla ortalığı kastı kavurdu.
Zeynep Göğüş: Bilemediniz 30 yıla kalmaz, Merve Kavakçı'nın başörtüsünü hatırlayan kalmayacak. Onca provaya rağmen sahnede iyi değil Merve Kavakçı. Ankara Koleji'nin tiyatro kolunda başarısız, yoksa daha iyi oynardı hayatı. Oyunun senaryosu da iyi yazılmamış, yönetmen beceriksiz. Bu oyun, Cumhuriyet Festivali'nde ödül alacak gibi görünmüyor.
Rauf Tamer: Merve Kavakçı, hangi kapıdan girdi? Hangisinden girerse girsin, kurallara aykırı bir kıyafetle geldiği savına göre güvenlik görevlilerince niçin engellenmedi?
Ruhat Mengi: Türkiye, onların TBMM çatısı altında bulunmaya layık olmadıklarına inandı! Yemin töreninde mide bulandırıcı bir yalan havası hakimdi. Merve Kavakçı, fırsat bulsa "Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına" yemin ederek bir ikiyüzlülük örneği vermiş olacaktı. Türbanla yemin etmesine izin verilmediği için bunu yapamadı. Peki ya diğerleri?
Güngör Mengi: Merve Kavakçı'ya okutulan metin, aslında hizmet yerine kavgayı seçmiş olan zihniyetin manifestosu niteliğindedir. Bu zihniyetin defterinde, tartışmaya açık bir uzlaşma niyeti yok. Oldu bittiye dayalı, hileci baskın taktikleri var.

Zülfü Livaneli: Merve Kavakçı, kişisel özgürlükleri elde etme değil, siyasi bir huruç hareketi yapma misyonunu taşıyor. Buna sistem izin vermez.
Can Ataklı: Gerçekten bir ajan provokatör olan Merve Kavakçı, Meclis'teki tüm partilerin gafletinden yararlanarak, çağdaş ve laik Türkiye'yi yaralayan eylemini gerçekleştirdi. Meclis Genel Kurulu'na girmesi, yemin ettirilmese bile uzun süre oturması rezalettir, skandaldır. Buna neden olan tüm siyasi partileri kınamak gerek.
Hüseyin Gülerce: Sayın Erbakan'ın baskılarıyla Sayın Merve Kavakçı seçilecek yerden aday gösterilmeseydi, Meclis daha ilk gününde 28 Şubat'ı çağrıştıran bir gerilimin ve krizin içine girmeyecekti.

Ali Bulaç: Bülent Ecevit'in gösterdiği tepki beni fazlasıyla şaşırttı. Sayın Ecevit gibi çok sayıda insanın bilinçaltında yatan gerçek niyet ve düşüncelerin böylelikle açığa çıkmış olması önemlidir.
Nuh Gönültaş: Merve Kavakçı'nın Meclis'e gelip demokratik ve laik düzeni yıkmaya teşebbüs ettikten ve kahraman DSP grubu tarafından düşman kendi sınırlarına geriletildikten sonra Mars'ın en yüksek tepesinden, 864 veya bin 150 rakımlı tepeden (bu rakam orada oturan kişiye göre değişiyor) yapılan açıklama, ideolojik yapılanmaların sevmedikleri insanları yıpratmak için kullandıkları argümanları hatırlatıyordu: 'Bu kişi ajan provokatör.'
Etyen Mahçupyan: Her şey o kadar süfliydi ki o geceden geriye sadece utanç kaldı.
Ahmet Kekeç: Ağzı bozuk efradından bir yazar arkadaşımız, kılık kıyafet hakkındaki yasayı hatırlatarak, örtülerin fora edilmesi gerektiğini savunuyordu. Sanki milletvekilleri 657'ye tabiymiş, kılık kıyafeti düzenleyen yasa, Meclis İç Tüzüğü'nü bağlarmış gibi... Başörtülü bir milletvekili Meclis Genel Kurulu'na girerse, kendilerince bir mevzi kaybetmiş olacaklar. Bunun hırçınlığı ve öfkesiyle milletvekillerini götürüp 657 sayılı yasaya tabi memurin bordrosuna dahil ediveriyorlar. Ve hiç utanmıyorlar. Başörtülü Meclis'e girilemezmiş... Kim diyor? Nerede yazılı? Onlar milletin vekilidir, millete hesap verirler.
Can Dündar: Meclis, 'Geliyorum' diye diye gelen kriz karşısında tam aciz bir görüntü verdi ve sorunun çözüm yeri olması beklenirken adeta kaynağı haline geldi.

İsmet Berkan: Bundan önceki durum farklıydı. Tartışılan yer, üniversite sınırlarıydı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en temel organlarından biri olan Anayasa Mahkemesi, üniversitelerin kamu alanı olduğuna hükmetmişti. Bu kararı beğenmesek, insan haklarına aykırı bulsak bile ona uymak zorundayız.
Toktamış Ateş: Ben bu tutumu, özgürlüklerime yönelmiş bir tehdit olarak görüyor ve değerlendiriyorum. Sokaktaki insanın başörtüsünden rahatsız olmasam bile TBMM'deki başörtüsü beni endişelendiriyor.
Taha Kıvanç: Yeni dönemin açılışı ve yemin töreni için toplanan Millet Meclisi'ne basın locasından bakınca, 'Ne garip' diye düşünmeden edemedim, 'Rejimin yıkılması veya devamı, 30 yasındaki bir genç kadının sırtına emanet edilmiş görünüyor...' İstanbul'dan milletvekili seçilen Merve Kavakçı başını açarsa rejim devam edebilecek, aksi halde, yani başörtülü geldiği takdirde bazılarına göre rejim yıkılabilir... Üff, bir genç kadın için ne kadar zor bir durum...

17 Ocak 2011 Pazartesi

tak tuk tak tuk deli olduk!


Kırmızı çantasıyla ağaçtan düşen kuru yaprak edasıyla salına salına yürüyordu.. 7 santimlik topuklusuyla yere basarken çıkarttığı ses karşılıklı bulunan dükkanların vitrilerinde yankılanıyordu.. Bu ne lan?!

Kadınlar arasında modernizmin ayak sesleri, topuklu sesleri olarak sayılıyor sanırım.. Evet, bildiniz! Dersimiz; Topuklu ayakkabı.. Kadınların yoldan geçerken koca bir caddeyi bile inlete inlete çıkarttığı sesin hükümlüsü o kadın kundurası.. Kadının "bu dünyada biz de varız" mesajını vermeye çalıştığı bir aracı kanal adeta..

O ses çıkmazsa kadının feminal duyguları her daim aç kalacaktır.. Çünkü bilir, "takatuka" sesi, sübliminal manada kadının sesidir, estetiğidir..

Gönüllü işkence görmek?
Kadınlar bilmez mi o ayakkabının uzun vadede ayak bileği, diz ve bel için zararlı olduğunu.. Bilir elbet, ama egoları onu öylesine esir almıştır ki, cam kırıklarıyla dolu bir zemine çıplak ayakla basmaktan farkı olmayan o kunduraları giymekten vazgeçmeyecektir..

Ey teknoloji neredesin??
Her şeye çare arayan akabinde çözümü de kısa sürede bulan teknoloji kardeş.. Sanırım bu soruna da bir çözüm bulacak, bulması gerekli. Sesi açılıp kapatılabilen; topuğun yere vurduğu anda çıkarttığı ses yerine efekt olarak ses çıkaran bir ayakkabı çıkmalı.. Ki tabi kumandası da olsun en azından bende.. Böylece o ayakkabıyı gördüğüm anda "mute" moduna alabileyim sesini kesebileyim.. AR-GE, fikir benden, top sizde..
Özel teşekkür: şehir mimarlarına!
Dikkat ederseniz ülkemizde araç geçmeyen çoğu yerde genellikle "arnavut kaldırmı" denilen araları boşluklu taşlarla döşenmiş yollardan oluşuyor. Topukları araya giren mi, bir daha topuklu giymemeye tövbe eden mi.. (-yazar burda gülmüş =)) Biliyorum! Bir gün isyan edeceğimi tahmin edip kasıtlı olarak kenarları boşluklu taşlarla döşediniz dört bir yanı.. Teşekkür!!
Kısacasıi topuklu giyerek, egosal açlıklarını tatmin etmeye çalışan kadnlara ve o sese tepki olarak kafasını o tarafa çeviren erkeğe burdan kudretli aduketlerimi yollarım..

Ha şunu da söylemeden geçemeyeceğim; sabah, yağmurda, karda, hafif ıslak her zeminde kayıp yere kapaklanırsanız çok pis gülerim haberiniz ola.. Topluluk içerisinde rencide ederim lan!

23 Ekim 2010 Cumartesi

Sultanahmet'e neden gelirler?

Yurtdışından gelen siyasi liderler İstanbul'a geldiklerinde illa bir Sultanahmet yaparlar.. Görüşmeler bittikten sonra x ülkesinin lideri Sultanahmet'e gelir bir halı malı alır ardından ayasofya'da 3-5 tur attıktan sonra hoop bana eyvallah..

Arkadaş İstanbul gibi muazzam bir şehirde başka yer mi yok hep buralarda takılır bu insanlar.. Hayır güzel yer, hakkını vermek lazım; ama koca şehirde başka yer mi yok yıllardır buraya geliyorlar.. Azıcık da karşıya geçin lan.. Türkiye'ye gelen - özellikle batı liderleri-, Sultanahmet'e uğramazsa o görüşmeler o anlaşmalar eksik kalıyor herhalde.. Prosedür gereği herhal.. İngiltere kraliçesi II. Elizabeth bakırköy'e gelsin bir sefer de, obama Bayrampaşa'ya gelsin.. Ülkenimize dün gelen Alman Cumhurbaşbakanı Wulff da "milli" olarak sultanahmet'te turladı..

Laleli'deki turist kandırmacası

Sevgili babam Recep Ağırbaş'a göre, zamanında turistlere, "aha beyler, burası istanbul'un en güzel yeri" denerek kandırılan turistler zamanla istanbul'un en nezih ve turistik yeri olarak orayı bellemişler.. Sağıma bakıyoryum derici, soluma bakıyorum çöplük, taşları yerinden sökülmüş dik yokuşlar, elinde sigarayla koca bir koli bandı tamamen kullanılarak kaplanan siyah poşetleri sırtlayan adamlar.. "Welcome to Istanbul" bu mudur yani..

Ağırlıklı olarak Rusların oluşturduğu laleli turistleri, 'zamanında' kandırıldıkları gibi hala kandırılmaya devam ediliyor. Şöyle ki, dükkanlara verilen "çakma italyanca" isimler (genelde italyan futbolcu isimleri) doğulu amcalarımızın mallarının değerini yükseltmek için turistlere yaptıkları bir göz boyama..

del pierro!?
Hayır hayır.. Bizim bildiğimiz futbolcu del pierro değil bu; deri ceket mağazası.. Bir çoğunu görebileceğimiz bu isimlerden bir kaçı, Borletti, Pierre colante, nesta ve niceleri.. He turistler bunu yiyiyor mu? Bal gibi..

19 Ekim 2010 Salı

Kaçın! Burda yazı var!!

Okumayı-yazmayı bilen ve okumayı çok seven harika bir toplumuz.. NAHH!!
Tahsillisi tahsilsizi, yaşlısı genci evlisi bekarı kısacası toplumun her kesimi.. Okumaktan o kadar çok korkuyoruz ki, harfleri "umacı" olarak addediyoruz adeta..

T.C'nin memuru büyük bir ciddiyetle ve tek satır atlamadan resmi belgeleri okur! : Hıı vıı hıı vuu hıı hıı.. Tamam imzalayalım..

Ülkedeki gençlik, köşe yazarları dahil gazetelerde tüm haberleri okuyor!:
He, n'olmuş hıı, buna nolmuş hee, buna nolmuş; lan okudum o başlığı neyse ya arka sayfaya bakalım hangi mankeni koymuşlar off, bir de şu sayfaya bakayım, ulan yine sakat dolu takım yea..

Ülkemizde o kadar çok kitap okunuyor ki arz-talep dengesi yamuldu.. Son verilere göre ülkemizde 2009 yılında toplam 560 milyon kitap basıldı.. Hepsi okundu ama.. Valla..


Her nesil daha da kötüye doğru gidiyor Benden büyükler, bana "ben senin yaşında.." derken benden küçüklere de "ben senin yaşında.." diyorum.. Peki benim yaşım senin yaşın hani benim aşım muhabbetini artık bir yerde bırakıp "ulan nesil nereye gidiyorsun?" diyen bir sade vatandaşımız yok mu.. Okuma kültürü kapanıyor.. Gençler ve çocuklar her şeyi internetten öğrenmeye başladılar ki internet denilen geniş ağ bağlantısında herkes kendi kafasına göre yazabiliyor, nasıl olup da güvenilebilir ki internetten alınan bilgiye.. Kitabın bir zevki var ama sayfa çeviriyorsun kokuyor falan diye konuşup "bak ben kitap kurduyum" şeklinde kafalarda imaj çizmeye çalışan dinozorlara da burdan selamlarımı(!) iletilirim; fakat bir şey araştırılıyorsa mutlak bir şekilde kitaplara başvurmak gerekmekte. Kaba et üstüne oturup araştırmak ; 5 dakikalık yolu yürümeyip sınırsız akbili var diye otobüse binen insanlara benzetirken aynı zamanda o insancıkların damarlarında hızlı bir şekilde kan değil; yoğun ve ağır bir şekilde kavanozdan kaseye akan reçel gibi olduğunu düşünmekteyim..

Gençlerimiz belden aşağı veya komedi ihtiva eden bir metni soluksuz ve yorulmadan okuyabilirken normal temalı bir yazıyı okurken 2. paragrafta sıkılıp of puf'lara başlıyor..


İnsanlara beğendiğiniz bir yazıyı veya kendi yazınızı okumasını rica ettiğinizde alacağınız cevap bu olacaktır.. İnsanlar delicesine kaçıp türlü bahaneler üretiyor sürekli bir işleri olyor veya telefonla konuşuyorlar..

Korkmayın yahu harfler yemez!!



Bazı gençlerimizin kafalarında da böyle bir imaj var.. Kız/erkek arkadaşını ya da "yarın ne yapsam"larvari düşünceler dışında başka bir şey düşünürsen bilmiş, ukala oluyor; msn veya KMS(Bkz: Kısa Mesaj Servisi) metinleri dışında bir şey okuyorsanız boş zamanı boşa harcayan zübükler şeklinde ithamlarla karşı karşıya olabiliyorsunuz. Son dönemlerde moda deyişlerden olan "Özet geç" sözüne uyayım madem; hasılı Okumayalım ulan kaçalım.. Nereye mi? Yazının bulunmaığı döneme gidelim; ama internetimiz olsun.. Kitaptı gazeteydi falan olursa akıllanırız maazallah.. Aman evlerden ırak!

18 Ekim 2010 Pazartesi

Okul, anne, toplantı.. Lanet olsun sana eğitim!

Okul? O ne ki?

Heyecanım yok, yarın okul denen bir şeye gideceğim.. Nedir ki o.. Annem, "okuma yazma öğreneceksin" dedi, okula başlamadan okumayı söken ben, bildiğim şeyi neden öğrenmeye gideyim diye düşündüm çocuk aklımla..

Sabahın erken saatinde anne zoruyla kaldırılıp "yazdan çıkıp kışa merhaba ayı" olan eylül'ün tatlı soğuğuyla bir yandan titreyip diğer yandan annemin ekmeğime sürdüğü peynirli ve reçelli ekmeği yerken daha okula gitmek ne demek olduğunu bilmeyen bana "ye hadi çalışkan oğlum" diyen anneyi kınamak seneler sonra gelen bir sitem olsun..

Okul ne demek bilmiyordum ama önlük denilen şeyi sevmiştim. Aynı resimli kitaplarda olan çocuklara benzemiştim..

Ağlamasanıza ulan

Sınıf.. buram buram vernik kokan masalarla dolu bir oda.. O yaşa kadar masada sadece yemek yemeği bilen ben, şaşkınlıkla annenin gözüne kestirdiği bir sıraya oturtmasıyla birlikte boş bakışlarla etrafımı izledim. Herkes ağlıyor.. Niye ağlıyorsunuz ulan.. Annenin evde işi var.. Gözyaşınla mı yıkayacak bulaşıkları..

Ne diyorduk?
Ufak bir girizgâhtan sonra asıl meselemize dönelim; Anne niye zorluyorsun?

Elden tutularak okula evladını bırakan anne ile başlayan ve senelerce sürecek olan öğrenci çocuk-anne savaşı..
Eğitim hayatına başlayana kadar boş boş oturan ve her şeyi oyun olarak algılayan küçük velet, bocalamaya başlar.. ve annenin sürekli "hadi oğlum oyna arkadaşlarınla" cümlesinin yerini "oğlum hadi ders çalış" cümlesi alır..

Bendeniz gibi okul hayatına uyum sağlayamamış zihniyetler hala oyun oynadığını sanarak 5. sınıfın sonuna kadar gelir.. Dandik bir eğitim sisteminden dolayı kimsenin ona ders çalışmayı öğretememesi de cabası tabi..

Çocuklar annenize söyleyin cumartesi günü toplantı var

Hasssiktir! Kaçış da yok.. Anneye söylesem ayrı bir dert söylemesem öğretmen evi arayıp "niye gelmediniz" diyecek o daha bir ayrı dert..

Anne, naber? Şey.. Cumartesi günü toplantı varmış ama çok önemli bir şey değil, para isteyecekler büyük ihtimal gitme istersen..

"Ne dediler?"

Sabah 10'da olan toplantıya anne uğurlandıktan sonra eve gelene kadar edilen tüm dualar, "olmayacak duaya amin deme" tezini kanıtlıyor adeta.. Pencerede beklenen sevgili velimiz, apartmanın önünde belirip çehresi görülünce her şey anlaşılıyor.. Buna rağmen "ne dediler?" sorusu bütün pişkinlik ve bir umutla sorulur.. 8 senelik ilköğretim hayatım boyunca annemin gittiği onlarca veli toplantı sonrası ve benim her toplantı sonrası sorduğum o yüzsüz "ne dediler?" sorusunun değişmez yanıtı, "Berbat berbat!"..

Anne yanında yavşayan öğretmen

İstisnai ve spontane bir şekilde okula gelen anne, hocayı da görmek ister.. Dersteyken adeta ağza ölük ölük sıçan, dayak manyağı eden ve her 2 lafında biri "aptall!" olan Hoca, anne yanında yanaktan bir makas alıp aynı anda "ayy, yakışıklım benim" demesi.. Geberin!
Hocayı, veli yanındayken gördüğünüz sırıtık yüz hali, Öğrencinin dehşete kapılmasına neden olurken aynı anda sabri sarıoğlu görmüş ibrahim üzülmez gibi şaşkınlıkla ağzını ayaklarına düşürür.. Bkz: :O

Kapitalizm! Göster kendini!!

Öğretmenin o sırıtık haliyle birlikte sevgili velimize söyleyeceği ilk cümle, "Çocuğunuz akıllı ama derslere vermiyor kendini, ders çalışmıyor" sonra öğrenci-veli arasına kapitalizm nasıl girer onu da, "isterseniz mehmet oğluma ders vereyim hafta sonları?" cümlesinden kolaylıkla anlayabiliyoruz..

Eğitim sistemimimizi "key words"ler halinde açıklayacak olursak, 'tembel öğrenci', 'gözünde dolar işareti beliren öğretmen', 'dayak', 'fecaat getiren toplantı', 'göstermelik müfredat' olarak sıralayabiliriz.. Ey Cem Yılmaz, sorarım sana, Eğitim Şart mı?

17 Ekim 2010 Pazar

Çok iyi insan, egosal açlık çekendir

İyilik güzel şeydir vesselam.. Hele karşılıksız yapıyorsanız tadından yenmez..

" İyilik nedir?"

Karşımızdaki insana yapılan bir tür kıyak mı; yoksa karşımızdakinin yararına yaptığımız eylem sonucunda boğazdan kalbe doğru akan kaynamış boza hissi veren ahlak dopingi mi? İşte bu iki olasılıktan herhangi birisinin tam olarak doğru olduğunu söyleemize imkan yoktur.. İki olasılığın toplamından oluşan bir kavramdır bu iyilik denilen..

Etraıfınıza bir bakın, aşırı sevecen, "tuzla koşan" ve iyilik yapmayı çok seven insanları seyredin.. Yaptığı iyilik sonucu karşısındaki insanın ona duyduğu şükranla beslenen bir canlıdır bunlar.. Çok severler başkasının onlara duyduğu şükranı.. Kişisel bir eksiklik olarak hissederler şükran duygusu olmazsa. O yüzden iyilik yapmaya çok gayret ederler.

Herkes iyilik yapar, herkes sever başkasına yardımcı olmayı; fakat bu tür canlılar hayatta kendilerine amaç edinmişler sanki yardım etmeyi.. Böyle tatmin ediyorlar kendilerini..

" Ne güzel işte yararı va bana "

Evet.. Böyle bir durum da söz konusu, bunların insana büyük yararı dokunur.. Bir nevi alışveriş edersiniz onlarla.. Şükran karşılığında yararlanacağınız bir alışveriş.. Bu insanları kullanmalı, şükranları da verilmelidir.. Kullanınız..